Akademi Kudüs

Akademi Kudüs Kudüs ve Mescidi Aksa Seminerlerinin Görseller Yazılarla duyurulması ve tanıtılması

من جغرافيا الحزن إلى شعاع الأمليوم مع أيتام غزة في القاهرةمحمد جلناررئيس مجلس إدارة الجمعية الدولية للتضامن الإسلاميفي إ...
09/06/2026

من جغرافيا الحزن إلى شعاع الأمل

يوم مع أيتام غزة في القاهرة

محمد جلنار
رئيس مجلس إدارة الجمعية الدولية للتضامن الإسلامي

في إطار سعي الجمعية الدولية للتضامن الإسلامي إلى مشاركة بركات عيد الأضحى المبارك لعام 2026 مع القلوب المنكوبة والمكلومة في مختلف بقاع الأرض، قادتنا رحلتنا إلى مدينة القاهرة العريقة في جمهورية مصر العربية.

وفي تلك الأيام المباركة التي عشنا فيها أجواء العيد بين إخواننا وأخواتنا في الميدان، تشرفنا بزيارة مركز مميز في منطقة مدينة نصر بالقاهرة، حيث تختلط مشاعر الحزن بالصبر والأمل، وتعجز الكلمات عن وصف ما رأيناه فيه.

إنه بيت للرحمة والاحتضان، يأوي الأطفال الفلسطينيين الأيتام الذين يحملون في أرواحهم وأجسادهم آثار الحرب القاسية على غزة، ويحاولون التمسك بالحياة بعيداً عن وطنهم الذي مزقته المآسي.

براءة تنمو في ظل الحرب

ما إن دخلنا أبواب المركز حتى استقبلنا نحو ثلاثمائة طفل وطفلة، تتراوح أعمارهم بين عام أو عامين وحتى مرحلة الشباب.

وكانت قصة كل واحد منهم شاهداً حياً على المأساة التي يعيشها أهل غزة. فمنهم من فقد أمه، ومنهم من فقد أباه، ومنهم من لا تزال آثار الإصابات والجراح بادية على جسده. أما جميعهم تقريباً فقد فقدوا فرداً أو أكثر من أفراد أسرهم في هذه الحرب المدمرة.

وفي أعينهم رأينا ألماً عميقاً لا يمكن وصفه، لكننا رأينا أيضاً أملاً لا ينطفئ بفضل الله تعالى، وإرادة للحياة رغم كل ما مروا به من محن وآلام.

جسر من الصدمة إلى الحياة

يستقبل هذا المركز يومياً ما بين خمسين إلى ستين طفلاً، وقد تحول إلى واحة حقيقية للتأهيل النفسي وبعث الأمل في النفوس.

ويتولى الدكتور سفيان أبو الشاه وعائلته الكريمة مسؤولية هذا العمل الإنساني العظيم بكل إخلاص وتفانٍ، ويشاركهم في ذلك اثنتا عشرة متطوعة من صاحبات القلوب الرحيمة، إضافة إلى مجموعة من المعلمين والمعلمات المخلصين.

في هذا المركز يمارس الأطفال الرسم، ويلعبون الألعاب المختلفة، ويشاركون في الأنشطة الاجتماعية والترفيهية، كما يتلقون دعماً نفسياً متخصصاً يساعدهم على تجاوز آثار الصدمات والجراح النفسية التي خلفتها الحرب.

كما تشارك الأمهات الغزيات في هذه المسيرة الإنسانية المباركة، حيث يقمن بصناعة منتجات يدوية بأيديهن، ويُستخدم ريع بيعها في توفير الاحتياجات الأساسية للأطفال، مثل المياه والمشروبات والضيافة وغيرها من المستلزمات اليومية.

أوصلنا بركات العيد وأمانات المحسنين

في اليوم الثاني من عيد الأضحى المبارك قمنا بهذه الزيارة المباركة، حاملين معنا ليس فقط المساعدات الإنسانية، بل أيضاً محبة وسلام ودعوات المحسنين من تركيا ومن مختلف أنحاء العالم.

وقد قدمنا للأطفال الشوكولاتة والهدايا المتنوعة، علّنا نرسم على وجوههم ابتسامة صغيرة تخفف شيئاً من آلامهم.

وكان من أعظم ما وفقنا الله إليه أن استطعنا إيصال لحوم الأضاحي والتبرعات التي ائتُمِنّا عليها مباشرة إلى الأسر المحتاجة والأطفال المستفيدين في هذا المركز.

والحمد لله، شعرنا براحة وسكينة عميقة ونحن نرى الأمانات تصل إلى مستحقيها، ونشهد بأعيننا أثرها في حياة هؤلاء المظلومين.

الخير يزدهر بروح الأمانة

لقد أدركنا من خلال هذه الزيارة أن العمل الخيري ليس مجرد تقديم مساعدات مادية، بل هو رسالة إنسانية عظيمة، وسباق في ميادين الخير، وتجسيد لمعنى الأمانة والمسؤولية.

لقد رأينا بأعيننا كيف تتحول كل مساهمة خيرية إلى ابتسامة على وجه طفل، وإلى بصيص أمل في قلب أم مكلومة، وإلى بلسم يخفف شيئاً من جراح الحرب وآلامها.

وإننا في الجمعية الدولية للتضامن الإسلامي نواصل بعون الله تعالى أداء هذه الرسالة، ملتزمين بالشفافية والمصداقية والمسؤولية، ساعين إلى إيصال الأمانات إلى مستحقيها بكل أمانة وإخلاص.

نسأل الله تعالى أن يجعلنا جميعاً مفاتيح للخير مغاليق للشر، وأن يثبت قلوبنا وأقدامنا على طريق رضاه، وألا يكلنا إلى أنفسنا طرفة عين.

كما نسأله سبحانه أن يمنّ على أهلنا وإخواننا المظلومين في غزة بالفرج العاجل، والنصر القريب، والأمن والسلامة، والعزة والتمكين.

لحمد لله رب العالمين.

محمد جلنار
رئيس مجلس إدارة الجمعية الدولية للتضامن الإسلامي
باحث وكاتب

Nil’in Kıyısında Bir Gazze Esintisi: İmam Şâfiî’nin Huzurunda Medeniyet Muhasebesi**Muhammet Gülnar** *Kahire – Zilhicce...
05/06/2026

Nil’in Kıyısında Bir Gazze Esintisi: İmam Şâfiî’nin Huzurunda
Medeniyet Muhasebesi
**Muhammet Gülnar** *
Kahire – Zilhicce 1447 / 29 Mayıs 2026, Cuma*
Giriş: Gazze’den Kahire’ye Uzanan Manevi Miras
Uluslararası İslami Dayanışma Derneği’nin 2026 Gazze Kurban Organizasyonu’nun o mukaddes, yoğun ve bir o kadar da hüzünlü koşturmacası vesilesiyle bulunduğumuz Kahire’de, adımlarım ne zaman bu kadim şehre düşse kendimi bulduğum, sükûnetle nefes aldığım bir eşik vardır:
İmam Muhammed bin İdris eş-Şâfiî’nin (Rahimehullah) kabri ve mescidi…
Ancak bu seferki ziyaretim, ömrümün en anlamlı cuma buluşmalarından birine sahne oldu. Bir Kurban Bayramı’nın üçüncü gününün bereketi ve bayramla hemhal olan bir Cuma namazı vaktinde, İmam Şâfiî Camii’nin o asırlık, vakur atmosferinde sahici bir huzurla saf tutma imkânı buldum. Elhamdülillah…
Asırlar önce devasa ilim halkalarının kurulduğu, talebelerin aşkla ve vecdle yetiştiği, nice büyük ulemanın gelip geçtiği bu mübarek mescidde secdeye varırken insan; ister istemez zamanın dikey kesitinde bir yolculuğa çıkıyor, İslam medeniyetinin o ihtişamlı mazisine doğru derin bir tefekküre dalıyor. Namazın ardından adımlarım, mukaddes bir çekim merkezi gibi beni büyük imamın türbesine doğru götürdü.
Daha önceki Mısır seyahatlerimde de bu maneviyat kokan eşiğe gelmiş, büyük imamın başucunda dualar etmiş, Fatihalar okuyarak ümmete bıraktığı o devasa fıkıh mirası üzerine düşünmüştüm. Fakat bu ziyaretimde gözlerim, sadece türbenin ahşap işçiliğine veya kubbesine değil; zamanın ve mekânın üzerinde bıraktığı o derin, sarsıcı izlere takıldı.
Zamanın Bıraktığı İzler ve Bir Hafıza Muhasebesi
Yıllar önceki ziyaretlerimde, İmam Şâfiî’nin kabrinin de içinde yer aldığı tarihî Karâfe bölgesinin bakımsızlığı ve terk edilmişliği içimi sızlatmıştı. İslam mimarisinin ve tarihî dokusunun ortasında yükselen derme çatma yapılar, ihmal edilmiş sokaklar ve yer yer adeta çöp dağlarını andıran o hüzünlü manzaralar, bir Müslüman olarak kalbimde derin bir burukluk meydana getiriyordu. İslam tarihinin en parlak zekâlarından birinin, usûl fıkhının kurucu dehasının yanı başında yükselen bu ihmalkârlık, bana sadece fiziki bir bakımsızlığı değil; topyekûn bir medeniyet krizini, bir hafıza kaybını ve estetik algımızın uğradığı erozyonu fısıldıyordu.
Ancak bu yıl, hamdolsun ki çehresi değişmeye başlamış, umut vadeden farklı bir tablo ile karşılaştım. Türbenin çevresindeki o metruk, estetikten uzak ve tarihî dokuyu boğan köhne yapıların büyük bir kısmı yıkılmış veya hummalı bir çalışmayla tahliye edilmeye başlanmıştı. Kahire’nin bu kadim bölgesinde, uzun süredir özlemi çekilen geniş çaplı bir kentsel dönüşüm ve çevre düzenlemesi yürütüldüğü görülüyordu.
Henüz her şeyiyle tamamlanmış, nihayete ermiş bir proje yoktu ortada. Fakat atılan adımlar, iş makinelerinin tok sesleri ve açılan geniş meydanlar, geleceğe dair ümit aşılayıcıydı. Mekânın ruhuna ve imamın aziz hatırasına hürmeten, içimden sessizce şu dua döküldü:
> *“Rabbim! Burada yürütülen bu imar ve ihya çalışmaları, İmam Şâfiî’nin ilmî şahsiyetine, ümmetin kalbindeki müstesna yerine ve bu mukaddes mekânın asırlık ruhuna yakışır bir zarafetle tamamlansın.”*
>
Coğrafyayı Birleştiren Bir Hayat Hikâyesi
Çünkü burası alelade bir mezar yeri, sıradan bir kabristan değildir. Burası; Gazze’nin mahzun topraklarında başlayıp Mekke’nin haremine, Medine’nin nuruna, Bağdat’ın ilmî derinliğine ve nihayet Kahire’nin kadim sokaklarına uzanan muazzam bir ilim hicretinin son durağıdır. İmam Şâfiî’nin hayat hikâyesi, İslam coğrafyasının suni sınırlarla bölünemez tek bir vücut olduğunun en berrak, en somut delilidir:
```
[Gazze] (Doğum ve Yetimlik)

[Mekke & Medine] (Haremeyn İlim Halkaları - İmam Mâlik)

[Bağdat] (Fıkhın Usûlleşmesi - Kavl-i Kadîm)

[Kahire] (Hicretin Son Durağı - Kavl-i Cedîd ve Vefat)

```
Gazze’de yetim bir çocuk olarak dünyaya gözlerini açtı;
Mekke’de dili ve şiiri öğrendi; Medine’de İmam Mâlik’in rahle-i tedrisinde diz kırdı;
Bağdat’ta fıkıh usûlünün sarsılmaz temellerini attı ve ömrünün son demlerini Mısır’da geçirerek Rabbine kavuştu. Bugün dünyanın dört bir yanında milyonlarca Müslüman, onun Nil kıyısında kemale erdirdiği o ilmî mirasla amel etmeye, hayatını şekillendirmeye devam ediyor.
Okuyucuya Not: Kavl-i Kadîm ve Kavl-i Cedîd Nedir?
İmam Şâfiî’nin düşünce serüvenini incelerken satır aralarında karşımıza çıkan bu iki kavram, aslında bir fıkıh dehasının coğrafya ve insan gerçeğine gösterdiği muazzam saygıyı ifade eder.
* **Kavl-i Kadîm (Eski Görüş):** İmam'ın Bağdat'ta bulunduğu dönemde ortaya koyduğu, Irak ekolünün ve oradaki sosyal yapının etkisiyle şekillenen fıkhî içtihatlarıdır.
* **Kavl-i Cedîd (Yeni Görüş):** İmam'ın ömrünün son yıllarında Mısır'a geldikten sonra, Nil havzasının farklı örfünü, insan yapısını, iklimini ve sosjolojisini gözlemleyerek Bağdat'taki bazı görüşlerini değiştirmesi veya yeniden formüle etmesidir.
Bu değişim, dinin asıllarının (nassın) sabit kalmakla birlikte, fetvaların zaman, mekân ve çevre şartlarına göre nasıl esneyebileceğini gösteren muazzam bir dinamizm örneğidir. O, kuralcı bir donmuşluğu reddetmiş, yaşayan insanın hukukunu aramıştır.
Türbesi de tıpkı hayatı gibi sade, vakur ve gösterişten uzaktı... Müttaki bir ilmin ihtişamının süslü taşlarda değil, geride bırakılan silinmez izlerde saklı olduğunu hatırlatıyordu. İçeride, dünyanın dört bir yanından gelmiş rengârenk ama kalpleri bir Müslümanların sessizce dua edişlerini, tilavet olunan Kur’an seslerini dinledim. Kimi anne babalar çocuklarının elinden tutmuş, bu büyük allamenin huzurunda evlatlarının istikameti için niyazda bulunuyordu. Kalabalık sebebiyle istediğim kadar net ve yalın bir fotoğraf çekemedim; fakat sonradan geriye dönüp baktığımda anladım ki, en güzel fotoğraf zaten o mahşerî kalabalığın kendisiydi. O insanlar, aradan geçen yaklaşık on iki asra rağmen İmam Şâfiî’nin gönüllerde nasıl canlı bir rehber olarak yaşadığının en hakiki şahitleriydi.
Kahire’den Gazze’nin Hüznüne Bir Köprü
Tam o esnada zihnim, mekânın ve zamanın sınırlarını aşarak İmam’ın doğduğu topraklara, günümüzün kalbimizi paramparça eden kanayan yarasına gitti: **Gazze’ye…**
İmam Şâfiî’nin dünyaya gözlerini açtığı o mübarek şehir, bugün ağır bir abluka ve tecrit altında varoluş mücadelesi veriyor. Bugün şehitlerin, gazilerin, dul kalmış annelerin, yetimlerin ve asrın sarsılmaz sabır kulelerinin şehri Gazze... Bütün dünyanın gözleri önünde aralıksız saldırılara ve açık bir soykırıma maruz kalan aziz bir halkın yurdu.
Tarihin ne kadar garip ve hüzünlü bir cilvesiydi bu...
Onun doğduğu topraklar bugün ateş ve kan çemberi altındayken, ben onun son nefesini verdiği Kahire’de, onun adını taşıyan camide Cuma namazı kılıyordum.
Zaman ve mekân bazen insana aynı anda hem derin bir hüzün hem de o hüznün içinden filizlenen büyük bir umut yükleyebiliyor.
Kurban organizasyonu için geldiğim bu topraklarda Gazze ile İmam Şâfiî’nin hatırası zihnimde sarsıcı bir şekilde birleşti.
Bir tarafta Gazze’deki mazlumlara, evlatlarımıza ulaştırmaya çalıştığımız kurban emanetleri; diğer tarafta yine o topraklardan çıkıp ümmetin aklını, mantığını ve kalbini inşa etmiş büyük bir imamın mirası… O an nefsimi ağır bir hesaba çekerek kendime şu can yakıcı soruyu sordum:
> *“Acaba biz ümmet olarak sadece Gazze’deki mazlumların ekmeğini, suyunu, ilacını ve canını korumakta geç kalmadık mı? Aynı zamanda o topraklardan beslenen büyük âlimlerin bize bıraktığı ilmî, fikrî ve medenî mirası da mı ihmal ettik?”*
>
İmam’ın huzurunda dururken, şahsiyetini Gazze’nin direniş ruhuyla yoğurmuş merhum Şeyh Ahmed Yasin’in o meşhur, semayı titreten sözü zihnimde yeniden yankılandı: **“Allah’ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum…”**
Bu söz bugün, 2026 yılında, her zamankinden daha ağır, daha yırtıcı geliyor kulaklara.
Çünkü iki milyara yaklaşan Müslüman nüfusun koruyucu reflekslerini kaybetmiş bir şekilde izlediği Gazze faciası, sadece siyasi veya askeri bir kriz değildir.
Bu, aynı zamanda ümmetin fikren parçalanmışlığının, ortak eylem kabiliyetini yitirmesinin ve kardeşlik hukukunu hakkıyla ikame edememesinin acı ve somut bir neticesidir.
Gazze’de yaşananlar artık yalnızca bir savaş değil; modern dünyanın ve insanlığın iflasını belgeleyen bir trajedidir.
# # Yeniden İnşa: İlim, Adalet ve Vahdet
Tarih şahittir ki Müslümanları yeryüzünde aziz, muktedir ve söz sahibi kılan şey hiçbir zaman sadece niceliksel veya sayısal çoklukları olmadı. Onları yeryüzünün adalet terazisi kılan unsurlar; sarsılmaz bir iman, tavizsiz bir ilim, evrensel bir adalet, katıksız bir kardeşlik ve çelikten bir vahdetti.
Bugün de kaybettiğimiz ve yeniden bulmak zorunda olduğumuz yitik hazine tam olarak budur.
Türbenin çevresinde başlayan o fizikî dönüşümü, yıkılan köhne binaları ve temizlenen alanları izlerken içimden şu köklü düşünce geçti:
Belki de ümmet olarak bizim de tam olarak böyle, içeriden başlayan radikal bir yeniden inşaya ihtiyacımız vardır.
* **Önce** zihinlerimizdeki ve kalplerimizdeki o köhne ihmaller, tembellikler temizlenmeli.
* **Sonra** aramıza sınırlar, asabiyetler ve menfaatlerle sokulan ayrılıklar bertaraf edilmeli.
* **Ardından** ilim ve hikmet yeniden hayatımızın kurucu merkezine alınmalı.
* **Ve nihayet**, parçalanan ümmet bilinci adalet ekseninde yeniden inşa edilmelidir.
Çünkü ümmet zihnen ve bedenen yeniden ayağa kalkarsa Gazze öksüz kalmaz.
Gazze yalnız kalmazsa yeryüzünde hiçbir mazlum sahipsiz kalmaz. Mazlumlar sahipsiz kalmadığında ise insanlık, kaybettiği o kayıp vicdanını yeniden bulacaktır.
İmam Şâfiî’nin huzurundan ayrılıp Kahire’nin o gürültülü, kalabalık sokaklarına karışırken, heybemde sadece sıradan bir seyahat hatırası taşımıyordum. Zihnimde ve kalbimde ümmetin geçmişi, bugünü ve yarını üzerine yapılmış, uykuları kaçıran uzun ve derin bir muhasebe vardı.
Son Söz ve Niyaz
*Rabbim, ömrünü dinin asıllarını ve usûlünü korumaya adamış İmam Şâfiî’ye rahmet eylesin, makamını âli kılsın.*
*Bizleri onun ilminden, ihlasından ve ümmetin derdiyle dertlenen o vizyoner ufkundan istifade eden sadık kullarından eylesin.*
*Gazze’deki, Doğu Türkistan’daki ve yeryüzünün dört bir köşesindeki mazlum, mahzun kardeşlerimize tez zamanda nusret, izzet ve ferahlık ihsan eylesin.*
*Bu mübarek günlerde kesilen kurbanlarımızı, mazlumlara teslim edilen emanetleri, arş-ı âlâya yükselen duaları ve yapılan bütün hayır çalışmalarını katında hüsn-ü kabul ile makbul buyursun.*
*Ümmet-i Muhammed’e yeniden basiret, feraset, hakiki bir kardeşlik ahlakı ve sarsılmaz bir vahdet nasip eylesin.*
*Âmin, elhamdülillahi rabbi'l-âlemîn.*
**Muhammet Gülnar** *Uluslararası İslami Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı*

04/06/2026

MISIR SEYAHAT NOTLARI

İkinci Bölüm

Karâfe’nin Sessiz Sokaklarında

İmam Tahâvî’nin Türbesine Yolculuk

Gazze Kurban Organizasyonu vesilesiyle bulunduğumuz Kahire günlerinde ziyaret ettiğimiz her tarihî mekân, bize yalnızca geçmişin izlerini göstermedi; aynı zamanda ümmetin ilmî, fikrî ve medenî mirası üzerine yeniden düşünme fırsatı sundu.

Bu ziyaretlerden biri de İslam ilim tarihinin en önemli simalarından, Hanefî fıkhının ve Ehl-i Sünnet akaidinin büyük imamlarından İmam Ebû Ca‘fer et-Tahâvî Hazretleri’nin medfun bulunduğu Karâfe bölgesine oldu.

Bu yolculuk, sadece bir türbe ziyareti değil; modern dünyanın gürültüsünden çıkıp asırların sessizliğine doğru yapılan derin bir iç yolculuktu.

Kahire’nin Bitmeyen Uğultusu

Kahire…

Milyonların yaşadığı bu dev şehir, insanı ilk anda büyüleyen bir hareketliliğe sahip.

Karâfe’ye doğru yola çıktığınızda sizi dünyanın en kendine özgü trafiklerinden biri karşılar. Burada trafik kuralları çoğu zaman görünmez bir anlaşmanın parçası gibidir. Sürücüler birbirleriyle adeta kornalar aracılığıyla konuşur.

Bir korna yol ister.

Bir korna teşekkür eder.

Bir korna uyarır.

Bir korna selam verir.

Araçlar santim santim ilerlerken dışarıdan bakana düzensizlik gibi görünen manzara, aslında yılların oluşturduğu kendine mahsus bir ahenk taşır.

İnsan bu keşmekeşin içinde ilerlerken sadece şehrin değil, kendi zihninin de ne kadar gürültüyle dolu olduğunu fark ediyor.

Ölüler Şehri: Hayat ve Ölümün Yan Yana Yaşadığı Coğrafya

Şehrin merkezinden uzaklaştıkça manzara değişmeye başlıyor.

Modern binaların yerini yoksul mahalleler, yoğun caddelerin yerini dar sokaklar alıyor.

Ve ardından Karâfe…

Mısırlıların “Ölüler Şehri” dediği o meşhur bölge…

Burası yalnızca bir mezarlık değildir.

Asırlık türbelerin, kabirlerin ve mezar odalarının zamanla insanların yaşam alanlarına dönüştüğü sıra dışı bir dünyadır.

Bazı araştırmalara göre yüz binlerce, hatta bir milyonu aşkın insan yıllardır bu bölgede hayatını sürdürmektedir.

Kabirlerin arasında oynayan çocuklar…

Mezar duvarlarına asılmış çamaşırlar…

Türbelerin gölgesinde kurulan mütevazı sofralar…

İnsan burada hayat ile ölümün birbirinden kesin çizgilerle ayrılmadığını hissediyor.

Belki de dünyanın başka hiçbir yerinde ölümün sessizliği ile hayatın mücadelesi bu kadar iç içe yaşanmıyordur.

Ulemanın Sessiz Mahallesi

Karâfe yalnızca bir mezarlık değildir.

Aynı zamanda ümmetin hafızasının korunduğu büyük bir açık hava kütüphanesidir.

İmam Şâfiî…

İmam Leys bin Sa‘d…

Ve İmam Tahâvî…

İslam ilim tarihine yön veren nice âlim ve salih insan bu bölgede yan yana medfundur.

Bu sebeple Karâfe sokaklarında yürürken insan sadece taşların arasında değil, asırların arasında yürüdüğünü hisseder.

Dokuzuncu Asırdan Günümüze Uzanan Bir Köprü

İmam Tahâvî’nin türbesine doğru ilerlerken zihnim hicrî üçüncü asra, İslam medeniyetinin ilimde zirveye ulaştığı yıllara gitti.

Abbâsî hilafetinin güçlü olduğu, Mısır’da Tolunoğulları’nın hüküm sürdüğü o dönemlerde İmam Tahâvî bu topraklarda yaşamıştı.

Ahmed bin Tolun’un camiler, medreseler ve ilim merkezleriyle imar ettiği Mısır’da, İmam Tahâvî hadis ve fıkıh alanında büyük bir otorite hâline gelmişti.

Asırlar geçti…

Devletler değişti…

Sultanlar geldi geçti…

Fakat onun kaleme aldığı eserler yaşamaya devam etti.

Bugün dünyanın dört bir yanında medreselerde okutulan “Akîdetü’t-Tahâviyye”, hâlâ Ehl-i Sünnet inancının en önemli metinlerinden biri olarak okunuyor.

Sessiz Bir İlim Vahası

Nihayet türbeye ulaştığımızda ilk dikkatimi çeken şey sessizlik oldu.

İmam Şâfiî Hazretleri’nin türbesindeki yoğun ziyaretçi kalabalığı burada yoktu.

Burası daha mahzun, daha sakin ve daha derin bir atmosfere sahipti.

Türbeyi ziyaret edenlerin çoğu, sadece merakla gelen insanlar değil; İmam Tahâvî’nin eserlerinden istifade etmiş, onun ilmî mirasını tanıyan kimselerdi.

Sanki burası, ümmetin fikrî hafızasına sahip çıkanların sessiz buluşma noktasıydı.

Kalabalıklardan uzak…

Gösterişten uzak…

Fakat son derece derin…

İnsan burada dururken, ilmin gürültüyle değil sükûnetle büyüdüğünü hissediyor.

Gazze’nin Acısı ve Ümmetin Mirası

Gazze’de yaşanan büyük acılarla meşgul olduğumuz bu günlerde, İmam Tahâvî’nin huzurunda yapılan bu ziyaret farklı anlamlar kazandı.

Bir tarafta bombalar altında yaşam mücadelesi veren kardeşlerimiz…

Diğer tarafta ümmetin ilmî temelini inşa eden büyük âlimlerin bıraktığı miras…

O an anladım ki ümmet sadece ekmekle, suyla ve yardımla ayakta kalmaz.

Ümmeti ayakta tutan şey aynı zamanda ilimdir.

Hafızadır.

Kimliktir.

İnançtır.

Ve bu büyük mirasa sahip çıkmaktır.

Karâfe’nin sessiz sokaklarından ayrılırken, Kahire’nin gürültülü caddelerine yeniden karıştım.

Fakat geride bıraktığım şey yalnızca bir türbe değildi.

Asırlar boyunca ümmete rehberlik etmiş büyük bir âlimin hatırası, onun ilmî mirası ve ümmetin geleceğine dair derin bir muhasebe idi.

Rabbim İmam Tahâvî Hazretleri’ne rahmet eylesin.

Bizleri onun sahih itikadından, ihlasından ve ilim yolundaki gayretinden nasipdar eylesin.

Gazze’deki mazlum kardeşlerimize yardımını ve nusretini ihsan eylesin.

Ümmet-i Muhammed’e yeniden ilim, hikmet, basiret ve vahdet nasip eylesin.

Âmin.

Muhammet Gülnar
Uluslararası İslami Dayanışma Derneği
Yönetim Kurulu Başkanı
Kahire – Zilhicce 1447 / Haziran 2026

10/05/2026

BEDİR’DEN UHUD’A

Muhammed Gülnar'ın "yeni" yazısı;

10.05.2026 17:03:00
*Zaferin İzzeti, İmtihanın Hikmeti ve Medine İslam Devletinin Teşekkül Süreci*

Beşeriyet tarihinin en keskin dönemeçlerinden biri olan Bedir ve Uhud arasındaki o sancılı fakat bir o kadar da nurlu süreç, yalnızca iki askerî harekâtın kronolojisi değil; bir inanç topluluğunun, kâmil bir devlete ve disiplinli bir ümmete dönüşme destanıdır. Bedir, hakkın bâtıl karşısındaki ilk ve muazzam şahlanışı; Uhud ise bu şahlanışın sarsılmaz bir karaktere bürünmesi için geçilmesi gereken bir nefis imtihanıdır. Bu makalede, Medine’de yükselen İslam devletinin bu kritik safhadaki stratejik, sosyolojik ve manevî dinamikleri ele alınacaktır.

I. Bedir Sonrası Medine: Jeopolitik ve Sosyal Dengelerin Yeniden İnşası
Bedir Gazvesi, Hicret’in ikinci yılında İslam nurunun sönmeyeceğini, aksine yeryüzüne dalga dalga yayılacağını tüm dünyaya ilan etmiştir. Bu zafer, Arap Yarımadası’ndaki tüm güç dengelerini altüst etmiş; Medine’yi, Mekke’nin hegemonyasına meydan okuyan siyasî ve hukukî bir otorite merkezine dönüştürmüştür. Ancak her büyük fetih, beraberinde büyük sorumluluklar ve yeni cepheler getirir. Bedir sonrasında Medine toplumu, sadece dışarıdaki müşrik ordularıyla değil; içerideki "nifak" ve "ihanet" odaklarıyla da yüzleşmek zorunda kalmıştır.
Kur’ân-ı Kerîm, bu dönemde nazil olan ayetlerle Müslümanları zafer sarhoşluğuna karşı uyarmış, kazanılan başarının mutlak sahibinin Allah olduğunu hatırlatarak ruhları tezyin etmiştir.

Devletleşme sürecinin en somut adımları olan ganimet taksimi, esir hukuku ve savaş ahlâkına dair hükümler, İslam’ın evrensel hukuk sisteminin temellerini bu dönemde atmıştır.

Artık İslam, sadece gönüllerde yaşayan bir inanç değil, çarşıda, pazarda ve cephede nizam kuran bir iradedir.

II. İç Güvenlik ve Ahde Vefa: Benî Kaynukâ Olayı
Medine Sözleşmesi, farklı inanç gruplarının bir arada yaşama iradesini temsil ediyordu. Ancak Bedir’deki zafer, Medine içindeki bazı odakların kıskançlık ve kinini tetiklemiştir. Yahudi kabilelerinden Benî Kaynukâ’nın, bir Müslüman kadına yapılan çirkin saldırı ve ardından gelen çatışmalarla sözleşmeyi ihlal etmesi, İslam devletinin bekası için ilk ciddi iç güvenlik krizini doğurmuştur.
> “Siz savaşmayı bilmeyen bir topluluğu yendiniz. Bizimle karşılaştığınızda asıl savaşın ne olduğunu göreceksiniz.”

Benî Kaynukâ’nın bu kibri, İslam devletinin kararlılığı karşısında kısa sürede erimiş; on beş günlük bir kuşatmanın ardından teslimiyet ve şehirden tahliye ile sonuçlanmıştır. Bu hadise, siyasî tarihimiz açısından "ahde vefanın" sınırlarını çizmiş ve bir devletin kendi tebaası arasındaki nizamı korumak adına tavizsiz duruşunu tescillemiştir.

III. Münafıklık: Kalbin Gizli Hastalığı ve Abdullah ibn Übey
Bedir sonrasının en karmaşık sosyolojik olgusu "Nifak" hareketidir. İslam’ın gücü karşısında açıkça cephe alamayanların, saflara sızarak içeriden bozguna uğratma stratejisi, Abdullah ibn Übey liderliğinde şekillenmiştir. Bu süreç, Müslüman ferdin ferasetini ölçen bir mektep olmuştur. Dış düşman barizdir, ancak içteki düşman görünmez ve sinsi bir zehir gibidir. Kur'an-ı Kerim’in bu dönemdeki vahiyleri, müminlere kalbi hastalıkları tanıma ve safları sıklaştırma bilinci aşılamıştır.

IV. Uhud’a Doğru: İntikam Hırsı ve İstişare Ahlâkı
Mekke’de ise Bedir’in acısı dinmemiş, aksine büyük bir kinle beslenmiştir. Ebû Süfyan’ın Sevîk Gazvesi adını verdiğimiz küçük çaplı tacizleri, büyük fırtınanın habercisiydi. Hicret’in üçüncü yılına girildiğinde Mekke, her şeyiyle bir intikam ordusu hazırlamıştı. 3000 kişilik bu ordu, sadece bir askeri güç değil, aynı zamanda Arap kabilelerinin prestij davasıydı.

Medine’de ise savunma stratejisi üzerine yapılan görüşmeler, İslam’ın "Şûra" (istişare) anlayışının en somut örneğidir. Hz. Peygamber (sav), Medine içinde savunma yapmayı uygun görmesine rağmen, genç sahabelerin heyecanını ve çoğunluğun isteğini kıramayarak meydan savaşını kabul etmiştir. Bu durum, İslam liderliğinin ne kadar demokratik, insancıl ve toplumsal iradeye saygılı olduğunu gösteren muazzam bir örnektir.

V. Uhud İmtihanı: İtaat ve Dünya Sevgisinin Sınanışı
Uhud Dağı’nın eteklerinde başlayan muharebe, başlangıçta Müslümanların mutlak üstünlüğüyle seyretmiştir. Ancak tarih boyunca ders alınacak o büyük kırılma anı gelip çatmıştır: Aynen Tepesi’ndeki okçuların, yerlerini terk etmesi. Hz. Peygamber’in (sav) kesin emri olan "Ne olursa olsun yerinizi terk etmeyin" ikazının, ganimet arzusu ve zafer zannıyla çiğnenmesi, savaşın seyrini değiştirmiştir.

Hâlid bin Velid’in dehasıyla gerçekleşen karşı hamle, İslam ordusunu iki ateş arasında bırakmış; Hz. Hamza gibi bir heybetin şehadetiyle yürekler yanmıştır. Uhud, zahiren bir mağlubiyet gibi görünse de batınen Müslümanların "itaat", "dünya sevgisi" ve "sabır" hususunda eğitildiği çetin bir mekteptir. Rabbimiz, müminlere zaferin ancak tam bir teslimiyetle geleceğini bu acı tecrübe ile göstermiştir.

VI. Hamrâü’l-Esed: Sarsılmaz Bir İradenin Beyanı
Uhud’un hemen ertesi günü, yaralı bir orduyla düşmanın takip edilmesi (Hamrâü’l-Esed), İslam stratejisinin ne kadar dinamik olduğunun ispatıdır. Düşmana, Müslümanların yıkılmadığı ve hala her türlü mücadeleye hazır olduğu mesajı verilmiş, psikolojik üstünlük yeniden kazanılmıştır.

Bu hamle, Uhud’un askeri sonuçlarını dengelemiş ve Medine’nin sarsılmaz bir kale olduğunu tüm yarımadaya bir kez daha kanıtlamıştır.

Sonuç: Bedir’den Uhud’a Kalan Bakiyye
Sonuç itibarıyla Bedir’den Uhud’a geçen süreç, bir ümmetin erginleşme dönemidir. Bedir bize özgüven ve izzet; Uhud ise nefis terbiyesi ve disiplin kazandırmıştır. Bir devletin sadece kılıçla değil, aynı zamanda şûra, sadakat ve hatalardan ders çıkarma kabiliyetiyle yükseleceğini bu iki büyük hadise bizlere öğretmiştir.

Bugünün Müslümanları için Uhud, sadece bir tarih sahnesi değil; dünyanın geçici süsleri karşısında takınılması gereken o sarsılmaz duruşun adıdır.
Araştırmacı yazar

Muhammed GÜLNAR

19/04/2026

medine vesikası

18/02/2026

EY İMAN EDENLER, SİZDEN ÖNCEKİLERE YAZILDIĞI GİBİ, ORUÇ, SİZE DE YAZILDI (FARZ KILINDI). UMULUR Kİ SAKINIRSINIZ.

ORUÇ

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ ﴿١٨٣﴾

Bakara 183- Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız.

Yazılmak, önceki âyetlerde de geçti, vacip kılındı, farz kılındı anlamlarına gelen bir kelime.

Savm, lügat mânâsı insanın kendisini meylettiği şeylerden, isterse bir söz olsun alıkoyması, tutması demektir. Şeriat dilindeki mânâsı ise insanın en büyük istekleri olan yeme içme ve cinsel ilişkiden bütün gün kendisini alıkoyması, menetmesi demektir. Âyet-i kerîmede önceki toplumlara farz kılındığı gibi size de farz kılındı denirken, artık biz öğreniyoruz ki, bizden önceki toplumlara da oruç farzmış. Yâni orucun farziyeti sadece bize ait bir farziyyet değildir.

Elhamdülillah ki bu konudaki Kur’an âyetleri çok net ve de Peygamber Efendimizin oruçla ilgili belirlediği yasalar da açık ve net olarak elimizdedir. Artık namaz da, oruç da, hac da evrensel bir boyuta ulaşmış, evrensel özelliklere sahiptir. İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinden beri var olan bir emir ve bir ibâdet şekli.

Orucun hikmetleri çeşitli şekillerde sayılabilir. Ama bakın Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Umulur ki takva erleri olasınız, müttakılerden olasınız.”

Yâni tüm hayatınızı Allah için yaşayıp, bu oruçla da hayatı Allah için yaşamanın bir boyutunu gerçekleştiresiniz. Şüphesiz oruçta başka bir çok faydalar vardır.

Takva, hayatı Allah için yaşamak, hayatı Allah için değerlendirmek, hayatı tümüyle Allah’a verebilmenin, tüm hayatta Allah’ın koruması altına girip onunla yol bulabilmenin adıdır. Bu din sadece birtakım kuru emirler, bir kısım ölü kaideler ve şekli kurallar dini değildir. Bu din vicdana, imana ve dolayısıyla öte âlem imanına, Allah’a bağlılık imanına bağlı olan ve hayatı yalnızca Allah için yaşamanın imanını gerektiren bir özelliğe sahiptir.
BASAİRUL KUR’AN

Âyet-i kerime’de: "Sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de oruç farz kılındı." buyurulmaktadır. Bizden önce geçen ve kendilerine oruç farz kılınan insanlardan maksat, Hiristiyanlardır. Onlara farz kılınan oruç ise sayı ve zaman bakımından bizimki gibiydi. Bu hususta Şa'bi diyor ki: "Bütün bir yılı oruçla geçirmiş olsam dahi, Ramazan mı yoksa Şaban mı? diye şüphe edilen günde oruç tutmam. Zira Hiristiyanlara da, bize farz kılındığı gibi Ramazan ayında oruç tutmaları farz kılınmıştı. Fakat onlar, orucu, sıcak olmayan mevsimlere kaydırdılar. Onlardan sonra gelen nesiller, kendilerine güven sağlamak için otuz günün bir gün öncesinden bir gün de sonrasından oruç tutar oldular. Daha sonra gelen nesiller de kendilerinden önce gelen nesillerin yolunu tuttular. Böylece oruçları elli güne kadar çıktı.

Süddiye göre de bizden önce geçen ve kendilerine oruç farz kılman ümmetlerden maksat, Hıristiyanlardır. Onların oruçları ise günde bir defa ve yatsıdan sonra iftar edilmek suretiyle tutulan oruç şeklindeydi. Bu oruç şekli, müslümanlara önceleri farz kılınan oruç şekliydi. Bu bakımdan onların oruçlun da bizim ki gibiydi. Süddi diyor ki: "Hıristiyanlara da Ramazan orucu tutmak farz kılınmıştı. Hıristiyanlar bu duruma katlanamadılar ve oruçlarını yaz ve kış arasındaki bir mevsime denk getirdiler. Ve dediler ki: "Orucu yirmi gün artıralım da yaptığımız bu hatayı affettirelim." Bunun üzerine oruç günlerini elliye çıkardılar.

Taberi diyor ki: "Doğru olan görüşe göre, bizden önce kendilerine oruç farz kılınan insanlardan maksat, ehl-i kitaptır. "Sayılı günler"dan maksat da Ramazan ayıdır. Bizim orucumuzun onlara benzeme yönü ise Ramazan ayında tutulmasıdır. Zira Hazret-i İbrahimden sonra gelen Peygamberler, onun imam olması sebebiyle ona uymak zorundadırlar. Onun dini olan Hanif dini İslam dini olduğundan bizim orucumuz da onunkinin aynısı olmak durumundadır.
TABERİ TEFSİRİ

Yüce Allah her yükümlülüğün insan nefsi tarafından benimsenip yerine getirilebilmesi için O’nun itici ve coşturucu desteğine gerek olduğunu, sözkonusu yükümlülük ne kadar hikmet ve yarar içerirse içersin onun insan psikolojisi tarafından hoşnutlukla ve yüksünmesiz bir onayla karşılanabilmesi için bu ilâhî özendirmenin ne kadar gerekli olduğunu kuşkusuz herkesten iyi bilir.

Bundan dolayı oruç yükümlülüğü konusuna müminlere yönelik bu sevimli kendilerine aslî niteliklerini hatırlatıcı hitaplar giriyor. Bu müşfik seslenişten sonra, Allah’ın indirdiği bütün eski dinlerde de orucun farz kılındığı, bu farzın ilk ve asıl amacının mü’min kalpleri takvaya, duyarlılığa, Allah’tan korkmaya ve arınmışlığa hazırlamak olduğu anlatılıyor:

“Ey mümïnler,sizden önceki ümmetlere olduğu gibi, günahlardan arınasınız diye, size de oruç tutmak farz kılındı.”

Böylece orucun asıl büyük gayesi meydana çıkmış oluyor. Bu büyük amaç takvadır. Çünkü kalplerde uyanış rneydana getirerek Allah’a itaat etmek ve O’nun rızasına, hoşnutluğuna öncelik tanımak üzere bu ibadetin yapılmasını sağlayan faktör, takvadır. Ayrıca günahların, hatta insanın içinden hızla gelip geçen kışkırtmalar biçimindeki günah meyilli duyguların, orucu bozmasını, zedelemesini önlemek amacıyla bu kalplerin koruculuğunu üstlenen faktör de takvadır. Bu ayetin seslendiği müminler, yüce Allah katında takvanın ne kadar önemli olduğunu, O’nun terazisinde ne kadar. büyük bir ağırlığa sahip olduğunu iyi bilirler. Bu yüzden takva, onların ruhlarının göz diktiği, özlemle ulaşmak istediği bir amaçtır. İşte oruç, takva amacının bir aracı ve ona götüren bir yoldur. Böylece olduğu içindir ki, bu ayet, takvayı oruç yolu ile yönelebilecekleri aydınlık bir hedef halinde müminlerin gözleri önüne sermektedir.
FİZİLALİL KUR’AN

Bakara Suresi 183. ayet, İslam dünyasında orucun temel dayanağı olarak kabul edilir: "Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı."

​Fahruddin er-Râzî’nin dev eseri Tefsir-i Kebir (Mefâtihu’l-Gayb), bu ayeti hem dil bilgisi hem de derin felsefi ve ahlaki açılardan ele alır. Râzî’nin bu ayet üzerindeki temel analizlerini şu başlıklarla özetleyebiliriz:

​1. "Sizden Öncekilere Farz Kılındığı Gibi" Sırrı

​Râzî, orucun geçmiş ümmetlere de farz kılındığının belirtilmesini birkaç hikmete bağlar:

​Psikolojik Rahatlatma: Zor bir ibadet olan orucun sadece bu ümmete mahsus olmadığını, kadim bir gelenek olduğunu duymak müminlerin yükünü hafifletir. "Herkes yapıyorsa ben de yapabilirim" duygusunu pekiştirir.

​2. Orucun Mahiyeti ve "Sakınma" (Takva) İlişkisi

​Ayetin sonundaki "leallekum tettekûn" (umulur ki sakınırsınız) ifadesini Râzî, orucun asıl gayesi olarak görür. Ona göre oruç, "takva"ya ulaştıran en güçlü yoldur çünkü:

​Şehvetin Kırılması: Râzî'ye göre insanı günaha sevk eden temel unsurlar mide ve tenasül uzvunun istekleridir. Oruç, bu iki temel arzuyu kontrol altına alarak nefsin gücünü zayıflatır ve ruhun hakimiyetini sağlar.

​Şeytanın Yolunun Daralması: Meşhur hadise atıfla, "Şeytan insanın damarlarında kan gibi dolaşır; açlıkla onun yollarını daraltın" hakikati, Râzî’nin tefsirinde geniş yer bulur.

​3. İbadetin "Eziyet" Değil "Terbiye" Olması

​Tefsir-i Kebir’de orucun bir mahrumiyet değil, bir arınma süreci olduğu vurgulanır. Râzî, Allah’ın kulunu aç bırakarak ona eziyet etmek istemediğini, aksine onu hayvani sıfatlardan uzaklaştırıp meleklerin sıfatı olan "yememe-içme" vasfına yaklaştırmak istediğini belirtir.

​Özetle Râzî der ki: Oruç, bedenin gıdasını kesip ruhun gıdasını artırma sanatıdır. Bu ayet, mümini sadece aç kalmaya değil, takva zırhına bürünerek Allah'a yaklaşmaya davet eder.
TEFSİRİ KEBİR

Address

Hürriyet Mah. Hürriyet Caddesi Sümbül Sk. No:26/1
Bahçelievler

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Akademi Kudüs posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share

Category