ACANS MEDYA

ACANS MEDYA aCANs Medya etkinlik paylaşım sayfasıdır.

27/08/2016

ARTIK

Artık, bizi bir arada tutan şey aynı doğular değil. Aynı şeyleri sevmemiz, aynı insanlara ya da değerlere güvenmemiz, inanmamız değil. Aynı şeye duyduğumuz öfke bir arada tutuyor bizi. Ve bizim öfkelendiğimizin yanında olanlar aynı oranda koşulsuz sadakatle bağlılar bizim öfkelendiğimize. O öfkelendiğimiz şey her neyse…

Artık, bizi bir arada tutan şey; ya sahip olduğumuzu düşündüğümüz ayrı bir kan ya da bu kan uğruna yitirilen bir can. Artık vatanımız da ayrı. Toprak için insana kıyanların vatanı başka artık, vatan için evladına kıyılanların yurdu başka.

Artık, cenaze yorgunuyuz, hepimiz bir mezarlık mahallesi sakiniyiz. Ama mahalleler pek sevmiyor birbirini. Adları başka, sakinleri başka.

Artık, hiçbirimiz adaleti aramıyoruz. Hani, Ali Şeraiti diyor ya; “Sonradan ilahi adalet diye adaleti göklere çıkardılar ki, yeryüzünde ondan söz edilmesin.” İşte herkes onu ölümün sonrasına bırakmış, sessizce bekliyor adaleti kendi kederinde, kaderinde.

Artık, biz ölürken, ölenin polis mi, asker mi, sivil mi olduğuna bakıyoruz ve ona göre kanatıyoruz vicdanımızda o meselenin yarasını. Düğünlerimizde katledilirken parçalanan bedenlerin kimliği rahatlatıyor birilerinin iğrenç kafatasını.

Artık, biz bölündükçe niceliğimiz artıyor ve niteliğimiz azalıyor. Ucuz bir şarap şişesinin dibinde kalan sirkeden bozma bir suyun içinde boğulan milyonlarız. Bir şişeninin dibinde birbirimizin üzerine bastıkça içimizdeki savaşı çıkarıyoruz o sirkeden bozma suyun üstüne.

Artık, biz bir vicdan kavgasının artığıyız. Nasıl tutarız birbirimizin elini ve o ellerle nasıl böleriz ekmeğimizi bilmiyorum.

Melih Bağcı
28.08.2016

27/08/2016

BOHEMİSTAN YA DA BOHEMYA

Çocuk sormuş babasına;

— Baba! Bohem ne demek?

Baba düşünmüş biraz, çocuğun anlayacağı bir dilden nasıl anlatabilirim diye ve sonra da hızlıca demiş ki;

— Oğlum işte böyle evi bok götürüyor ya bohem de öyle bir şey demiş çıkmış işin içinden.

Şaka bir yana, elbette bohem yaşayanlara saygımız sonsuz.

Çok da yarın kaygısı taşımaksızın sürdürülen bir yaşam tarzı için kullanılır “Bohem” tabiri. Bireysel bir irade ile yaşanır ya da yaşanmaz. Derdimiz kimsenin yaşam tarzını değerlendirmek de değil. Tek bir kelimeyle anlatmak gerekirse bohem demek yarınsızlık demektir ve bizi ilgilendiren tarafı da budur.

Ancak devletler de bir insan gibidir. Devleti var eden kurumların - dinamiklerin şartlara göre şekillenmiş bir yaşam tarzı vardır ve tarihsel süreç içinde yaşanan tüm gelişmeler bu tarza bağlı bir neden sonuç ilişkisi içinde değerlendirilir.

Gelelim yazının başlığında kullandığımız “Bohemistan ve Bohemya” tabirlerini neden uydurduğumuza. Elbette bu uydurma isimleri Danimarka’ yı yahut Finlandiya’ yı anlatmak için yazmadım. Türkiye için yazdım.

Türkiye’ ye baktığımızda yaşanan tüm gelişmeler bir yarınsızlık üzerinden şekilleniyor.

Geçen gün yazdım kilometrelerce uzaklardan gelecek ölüm haberlerini bekliyoruz ve beklentilerimiz boşa çıkmıyor diye.

Dün CHP Genel Başkanı’ nın konvoyuna silahlı saldırı oldu. Bir er şehit oldu. Bugün, buna dair bir şeyler yazayım ama kınadık-lanetledik olmasın, sonunda rahmet okumayalım, sağlıklı bir değerlendirme olsun diye düşündüm. Sabah kalktık, Cizre’ den patlama haberi geldi. 11 Şehit daha.

Yarın ne ile karşılaşacağız bilmiyorum.

Bir taraftan kendi içimizde, içsavaş kaygısıyla birlikte iç içe savaşıyoruz ve diğer taraftan; “Yürü Mehmetçik, vur kır parçala bu maçı kazan!” diyoruz.

Ve her şeyin üzerinde kalın bir perde. Nedenini bilmediğimiz her şeyin sonucuna katlanabiliyoruz. Diyalektikle çelişiyoruz, eşyanın tabiatına aykırıyız.

Bir tek şey öğrendik aslında. Ne çok terör uzmanımız ve ne çok strateji uzmanımız varmış meğer. Ama terör yıllardır çeşitlenerek ve boyut değiştirerek büyüyor ve hiçbir stratejimiz yok.
Yaşadığımız her sıkıntılı, sancılı olayın sonunda hep aynı biraz acı, biraz öfke soslu kelimeler.

Kınıyoruz!
Lanetliyoruz!
Rahmet diliyoruz!
Yıldıramayacaksınız!
En hazini de “Alışmayacağız!”

Yahu nasıl alışmayacağız? Alışalı yıllar oluyor, alıştığımızın farkında bile değiliz.

Bir de Dış Mihraklar meselesi var. Sormak zorundayız; Kim bu dış mihraklar. Kendi mihrakımız bile yok düşünebiliyor musunuz? Mihrak ihraç eder hale geldik. Bu arada bizim iç mihraklar ne yapıyor? Onlar Suriye için mi dış mihrak oldular?

Ölüyoruz, kanıyoruz, yanıyoruz, susuyoruz. Kanser vücudumuzu sarmış ama biz yeni doğurduğumuz demokrasinin lohusa şerbetini içiyoruz. Kanser daha hızlı yayılsın istiyoruz.

Yazının başında da anlattık ya, çocuğuna bohemin ne olduğunu anlatan babayı. İşte tam da O Baba’ nın anlattığı noktadayız.

Melih Bağcı
26.08.2016

METİN’ İN ÇİZGİSİMetin Kurt; bir zamanlar Galatasaray’ lı sol açık. Namı diğer Çizgi Metin.  1970–73 Yılları arasında üs...
27/08/2016

METİN’ İN ÇİZGİSİ

Metin Kurt; bir zamanlar Galatasaray’ lı sol açık. Namı diğer Çizgi Metin. 1970–73 Yılları arasında üst üste yaşanan Üç şampiyonlukta kadronun değişmez ismi. Altı sezon oynadığı Galatasaray forması’ yla bir kez dahi kırmızı kart görmemiş ama yüreğindeki tüm kırmızıyı sahaya ve yaşama vermiş bir futbol efsanesi. Bizim için efsane. Spor-Sen ve Devrimci Spor Emekçileri sendikalarının kurucularından biri.

Bugün O’ nun ölümünün 4 ncü yıldönümü. Birkaç kısa – güzel cümleyle anıp geçebilirdik, hatta hiç anmasak kim ne derdi? Çok da önemli değil gibi. Ama durum öyle değil. Asıl bugün Çizgi Metin’i anmak ve anlamak çok önemli.

Oraya birazdan geleceğim ama önce Metin’ in şu sözlerini anımsamalıyız. “Şike, futbolun içindeki rüşvettir. Bizim esas mücadelemiz sistemledir. Bugün sporda şike yoktur, doping yoktur, mafya yoktur, şiddet yoktur, ırkçılık yoktur diye iddia edebilir misiniz? Hepsi vardır. İşte bunlar sistemin sorunudur. Bu sistemde ezilen kesimi bir araya getirip onların özgürleşmesini sağlayacağız.” Bu sözler çok önemlidir ve bugün daha da büyük bir anlam kazanmaktadır. Her akşam kanal kanal dolaşıp itirafçılık yapan çete eskilerini görünce Çizgi Metin’ in futbol baronlarının kurduğu engizisyon mahkemelerinde nasıl aforoz edildiğini daha iyi anlıyoruz.

İşte, Metin’ in karşısında mücadele ettiği sistemin sonuçlarını bugün görüyoruz.
Hakan Şükür’ ün mallarına el konuldu.
Uğur Tütüneker ve Arif Erdem hakkında yakalama kararı çıkartıldı.

Önümüzdeki süreçte daha neler olacak belli değil ama bir gerçek var Çizgi Metin’ in haklılığı ortaya çıktı. Yetenekleri üzerine tartışma yapılmayan ama sahada var olabilmek için içine girdikleri gerici yapılar ve ilişkiler üzerinden tartışılan yıldızlar bugün terörist yaftasıyla toplumun karşısında. Yazık değil mi Hakan’ ın, Arif’ in, Uğur’ un attığı onca gole, yaşattığı onca sevince.

Çocuktuk henüz, nasıl unuturuz Uğur’ un Eintracht Frankfurt’ a, Neuchâtel Xamax’ a attığı golleri. Hakan’ ın attığı inanılmaz onlarca golü, Old Trafford’ da Arif’ in Manchester United’ a attığı golü nasıl unutabiliriz.

Ancak hepsini unutabiliyoruz. Bir sporcunun kendi hakları etrafında örgütlenmek yerine bir meczubun muallâkları etrafında örgütlenmeyi tercih etmesi; Metin’ in karşı durduğu sistemin sonuçlarıdır.

Galatasaray’ da ve milli takımda bize onca sevinci yaşatan bu futbolculara, bugün birer suçlu ya da suçluymuş gibi hatta potansiyel bir teröristmiş gibi davranılması; Metin’ in karşı durduğu sistemin sonuçlarıdır.

Daha çocuk sayılacak yaşta yıldızlaşmış Emre Bölezoğlu’ nun, sabahın köründe bir çocuğu ezip öldürmesi, Zokora’ ya “f**k negro” diye küfredecek kadar ırkçılaşması, dostluk maçında Güney Koreli bir futbolcuya O’ nu sakatlayacak şekilde müdahale edip kırmızı kart görmesi; Metin’ in karşı durduğu sistemin sonuçlarıdır.

Türkiye’ de futbolun, kadın bir güvenlik görevlisine tokat atabilecek kadar çıldırmış, Fatih Terim gibi şovenist bir adamı fenomen haline getirmesi; Metin’ in karşı durduğu sistemin sonuçlarıdır.

Çizgi Metin’ in durduğu yer doğrudur ve çizgisi çizgimizdir. Sevgiyle, umutla anıyoruz.

Galatasaray' lı olmak iki Metin' i sevmekle başlar...

Melih Bağcı
24.08.2016

SALGI YÖNETİMİSon Bir yıldır Türkiye Gündemi’ nin en önemli meselesi terör ve halen fiziksel olarak azalan ancak psikolo...
14/06/2016

SALGI YÖNETİMİ

Son Bir yıldır Türkiye Gündemi’ nin en önemli meselesi terör ve halen fiziksel olarak azalan ancak psikolojik olarak tırmanan içsavaş durumu. Bu meseleler hemen hemen ülkenin tüm önemli problemlerinin üzerini örtüyor ve her gelişme bir şekilde başkanlık sistemine bağlanarak, bir sistem değişikliği üzerinden tartışılıyor.

Zaten yanlış bir zeminde yürütülen ya da iktidar ve saray tarafından yanlış zemine çekilen bu tartışma iklimi toplum üzerinde bir algı yaratıyor. Siyasetle ilgilenenler yahut fiilen içinde olanlar iyi bilirler; Siyasette başarının en önemli anahtarlarından biridir “Algı yönetimi.” Ancak bugün içinde bulunduğumuz durum hâlihazırda var olan bir algının yönetimi mi, yoksa bir üst aklın salgıladığı ifrazattan oluşan bir salgının yönetimi mi?

Konu üzerinde; En son Vezneciler’ de olan patlama ve bu patlama sonrası hayatını kaybeden polislerin cenazesi sırasında CHP Genel Başkanı Sn. Kemal Kılıçdaroğlu’ na ve O’ nun gönderdiği çelenge yönelik yapılan saldırı üzerinden giderek bir bakış açısı geliştirmeye çalışalım.

Artık, Türkiye’ nin en önemli politik reklâm unsuru haline getirilen ve vatan adına kutsanma liyakatini, ülkeyi yönetenler tarafından her geçen gün yitiren -şehit- kavramı, en sonunda kendi için düzenlenen cenaze töreninde dahi tali bir gündem olma noktasına geldi. Zaten, uzun yıllardır ucuz-milliyetçi hamaset kahramanlarının boy gösterdiği bir podyum olmanın ötesine gidemeyen şehit cenazeleri, yaşanan son çirkinlikle, tamamen iktidarın ve sarayın elinde, kullanışlı bir aygıt haline geldi.

Kemal Kılıçdaroğlu’ na tepki gösteren, mermi atan kişilerin kim oldukları, ne yaptıkları, hatta bu davranışı kime karşı yaptıkları hiç önemli değil. Önemli olan, bunu neden yaptıkları?

Nietzsche, şöyle der; "İnsanı aydınlatan, yanıt değil, sorudur." O yüzden, bu “Neden?” sorusunu sorabildiğimiz sürece ve bu sorunun yanıtını bulabildiğimiz sürece doğru tahliller yapabiliriz.

Şimdi bu “Neden” i ve yanıtını bulmaya çalışalım.

Doğruluğunu yanlışlığını tartışmadan, yaşanan olayların değerlendirmesinde bir taraf olmadan, sahip olduğumuz bütün ideolojik tutumlardan kendimizi soyutlayarak düşünelim ve çok kısa bir hafıza tazelemesi yapalım.

Düşünelim!

Habur Sınır Kapısında kurulan mahkemeleri düşünelim.

İmralı’ ya devlet tarafından gönderilen heyetleri düşünelim.

Oslo’ da yürütülen müzakereleri düşünelim.

Kobane’ ye destek için Türkiye topraklarından davulla zurnayla geçen Peşmergeleri düşünelim.

Dolmabahçe Sarayında imzalanan protokolü düşünelim.

Şivan Perver ve İbo Kürtçe türkü söylerken Emine Erdoğan ve Arınç’ ın gözlerinden parsel parsel damlayan yaşları düşünelim.

Daha düşünecek çok anekdot var ama bu kadarı kafi sanırım.

Ve tüm bu olan biteni alkışlayan insanları, köşelerinde methiyeler düzen yazarları-çizerleri düşünelim.

Ve yine aynı insanların bugün, Kürt Sorunu üzerinde şekillenmiş şoven bir milliyetçiliğe nasıl sarıldığını görelim.

Dedim ya, yukarıda bahsettiğim olaylar iyi niyetle yapılmıştır, çözüm adına yapılmıştır, AB yolunda dayatılmıştır o yüzden yapılmıştır vs. bunlara hiç takılmadan, derinlemesine değerlendirmeler yapmadan dünü ve bugünü değerlendirelim. Her iki durumun sonucunda da ortaya çıkan toplumsal tutarsızlığı görelim.

Geçmişte toplumda var olan, muhafazakârlık gibi milliyetçilik gibi algılar nevi şahsına münhasır bir saray yaratmıştır ve son İki yıldır bu saraydan çıkan salgılarla ve bu salgıların yönetimiyle yeni bir toplum oluşmuştur.

Saray’ ın salgısının kaynağı; ırkçı, mezhepçi, cinsiyetçi, ötekileştirici bir nefret dilidir ve bu dil, her koşulda kendisi gibi olmayanı ezme güdüsüyle hareket eden yığınlar oluşturmuştur.

İçinde bulunduğumuz durum; Aynı anda birçok zıtlığın doğruluğuna inanan insanların; öfkesinin, çıkarlarının ve hırslarının tek bir merkezden yönetildiği kitlesel bir şizofreni durumudur.

Elbette, umutsuz, içinden çıkılamaz bir durum değildir fakat üstesinden gelmek kolay da değildir.

Çözüm, benmerkezci siyasi anlayışı terk ederek, kolektif çalışmayı şiar edinmiş ve demokrasi kültürünü özümsemiş kadroların fedakârca vereceği emektir. Bu emek bilge bir tavırdır. Ve Konfüçyüs şöyle der; “Asıl bilgelik insanın kendi cehaletini tanımasıdır.”

25/02/2016

"Namuslu olmak, ne zor şeymiş meğer?
Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerika`ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakeş milletimizdir. Meğer ne büyük günah işlemişiz!
Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık, han apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.
Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: “Görüyor musun şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor…”
Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?"

Marko Paşa Ve Ötekiler

VATAN SAĞOLSUNBu evlerde çocuklar doğuyor. Doğan bu çocuklar hayatı, bu evlerde öğreniyor.Çocuk solak, annesi zorluyor. ...
06/02/2016

VATAN SAĞOLSUN

Bu evlerde çocuklar doğuyor. Doğan bu çocuklar hayatı, bu evlerde öğreniyor.

Çocuk solak, annesi zorluyor. “Sağ elinle tut kaşığı oğlum, iyi değil” diyor. Babası, eşikten içeri girerken “Sağ ayağınla at adımını oğul, sol ayağınla girme uğursuzluktur” diyor.

Bu çocuklar büyüyor ve bakıyorlar ki, ekmek aç kurtların tok dişlerinde, saldırıyorlar hayata bir yerinden. Kimisi okumuş, kimisi onu da yapamamış.

Ama her halükarda, her biri günün birinde asker oluyor. Rütbeli, rütbesiz yahut polis.

Sözleşmeli, uzatmalı fark etmez ellerinde silah, kelle koltukta vatan savunuyorlar.

Çatışmalara giriyorlar ve öyle bir an geliyor tek amaçları sağ kalmak oluyor.
Öyle bir zaman da geliyor ki vuruluyorlar!
Mayına basıyorlar!
Kimi oracıkta, kimi ambulansta, kimi yarın bir hastanede… ama sonuçta can veriyorlar, şehit oluyorlar.

Onlar ölüyor, dualar ediliyor. Cenazelerinde hoca; Amel defterini sağından alanlardan olmalarını diliyor Allah’ tan.

Onlar ölüyor, vatan sağ oluyor…

Onlar ölürken duran kalpleri, solda duruyor ama geride kalanların başı sağ oluyor.

Kim bilir belki vatan sağ yerine sol olsaydı, ölmezlerdi ama şimdi onlar vatan sağ olsun diye ölüyor.

Onlar ölüyor, Türkiye büyüyor, büyüdükçe Ortadoğu’ da büyük bir güç oluyor. En azından büyüklerimiz öyle söylüyor.

Ama büyürken de kan kokuyor. Bunu da dürüstlerimiz öyle söylüyor.

Onlar ölüyor ve onların ardından nice insanlar gözyaşı döküyor.

Bir de şu mesele var, yitirdiklerinin ardından gözyaşı döken insanların hiçbir tanesi, meclisteki odasının duvarından Atatürk portresini indiren CHP milletvekilinin kim olduğunu merak etmiyor.

Öyle görünüyor ki, CHP’ de yukarıda hikâyelerini anlatmaya çalıştığımız gençlerin neden öldüğünü yeteri kadar merak etmiyor.

Ancak, “Yurtta sulh, cihanda sulh” diyen Atatürk’ ün partisinde, Atatürk’ ün portresini kendine dert edinenler vatansever oluyor da, vatan evlatları ölmesin diye BARIŞ diyenler hain oluyor.

Peki, ne diyelim öyle olsun…

— Nasılsın asker!
— Sağol !!!

Melih Bağcı
05.02.2016

* “Ekmek aç kurtların tok dişlerinde” sözü Grup Yorum’ un Berkin Elvan anısına yaptığı türküden alıntılanmıştır.

UĞUR MUMCU’ YU ANMAKPazar Günü Uğur Mumcu’ yu anacağız. Katledileli 23 yıl olmuş. Yine salonlarda toplanılacak, mumlar y...
22/01/2016

UĞUR MUMCU’ YU ANMAK

Pazar Günü Uğur Mumcu’ yu anacağız. Katledileli 23 yıl olmuş.

Yine salonlarda toplanılacak, mumlar yanacak, karanfiller konacak. Uğur Mumcu’ nun esaslı sözleri, en güzel devrim şiirleri okunacak, O’ nun için yazılmış türküler söylenecek, Ankara’ nın taşına, gözlerinin yaşına bakılacak Ruhi Su’ nun bas bariton sesiyle.

Yine bir süreliğine salonlardaki insanlar “Mustafa Kemal’ in Askerleri” olacak. Ve yine bir süreliğine Türkiye laik olacak ve bundan böyle de laik kalacağı haykırılacak. Gazi Kemal uyanacak, şu feleğin işine bakılacak.

Daha sonra salonlar boşalacak ve salonlardaki insanlar kentin sokaklarına dağılacak. Dağılan insanlar yoksul bacalardan tüten, devletin dağıttığı kalitesiz kömürden çıkan karbonmonoksitli dumanı soluyacak.

Herkes üstüne başına bakacak, üzerlerinde üniforma olmadığını fark edecek. Ama yine o aynı herkes nedense, fantastik bir şekilde “Mustafa Kemal’ in Askerleri” olmayı düşlemek yerine, gerçekte “Mustafa Kemal’ in Sivilleri” olması gerektiklerini anlayamayacak, sorgulamayacak.

Neden öldürüldü Uğur Mumcu?

Bunu anlayabilmemiz için bugünü de yorumlamak zorundayız. Bugün Türkiye’ de olgunlaştırılan kimlik temelli içsavaş şartlarını değerlendirmek zorundayız. Bugün barış, demokrasi, eşitlik diyen herkesin üzerinde başlatılan cadı avını görmeden, “Uğur Mumcu neden katledildi?” sorusunun cevabını bulamayız.

Hatırlayın, Mumcu Suikastı 1993’ de oldu. Doksanlı yıllar! Güneydoğu’ da kayıplar, faili meçhuller ve terörün en yoğun yaşandığı yıllar. Hangisinin devlet adına, hangisinin PKK adına işlendiğini bugün hala bilemediğimiz cinayetler, köy yakmalar, sürgünler. Askeri üniformalı teröristler ve terörist görünümlü askerler. Her şeyin karmakarışık olduğu ve görünen tek gerçeğin kan ve ölüm olduğu yıllar. Devlet için kurşun yiyeninde, kurşun sıkanında şerefli olduğu, böyle düşünmeyen herkesin şerefsiz olduğu, İbrahim Şahin’ li, Mehmet Ağar’ lı, Yeşil’ li, kontrgerillalı yıllar.

Adım adım yaklaşan, Amerika’ nın Irak işgalinin öncesinde yeniden planlanan Ortadoğu senaryosunu göremediğimiz yıllar. Türkiye’ nin; demokratik, herkesin barış içinde yaşayacağı bir ülke olmayı hedeflemek yerine yapay bir şekilde oluşturulan çarpık bir “İrtica geliyor” kaygısı ile 28 Şubat’ ı getiren yıllar. Madımak’ ın yakıldığı, misillime olsun diye Başbağlar’ ın basıldığı, yakıldığı yıllar.

Uğur Mumcu’ nun ekranlarda gezen katillerini, İran’ da aradığımız yıllar.

İşte tam da bu yıllarda bir aydın aracına bomba konarak öldürülüyor. Neden öldürüldüğü üzerine düşündüklerimiz, yıllardır O’ nun için yaptığımız anmalarda konuştuklarımız ne kadar gerçek?

— Uğur Mumcu, Atatürkçü olduğu için mi öldürüldü?

— Ya da cumhuriyet, laiklik önemlidir dediği için mi öldürüldü?

— Elbette hayır!

Uğur Mumcu, Türkiye bugün yaşadığı sıkıntıları yaşayabilsin diye öldürüldü.

Uğur Mumcu sadece bir araştırmacı gazeteci değildi. Ancak hem gazetecilik birikimi hem de, inandığı siyasal değerler üzerinden öngörüler geliştirdiği, bu öngörülerden yola çıkarak haklılık payı yüksek önemli tezler ortaya koyduğu için katledildi.

Şimdi Ortadoğu’ da yaşanan savaşa ve bu savaşın Türkiye’ ye yansıyan boyutuna baktığımızda Doksanlı yılların yanlış tahlillerinin eserlerini maalesef acılar içinde görüyoruz. Uğur Mumcu bu tahlillerin yanlışlığını vurguladığı ve yerine doğru denklemler kurmaya çalıştığı için öldürüldü.

Kürt siyasetinin açmazlarını ve bu açmazlardan doğan boşluğa yerleşmek amacıyla yeşertilen tarikat ve mafya örgütlenmelerini öngördüğü için öldürüldü.

Geldiğimiz noktada miting meydanlarında elde Kürtçe Kur-an gezdirenler ve sonrasında akademisyen kanıyla duş almak isteyen adamlar türedi.

İşte bu anlayışın eseridir; Sur, Cizre, Nusaybin, şehitler, cenazesi kaldırılamayan çocuklar kadınlar.

Uğur Mumcu’ yu sevgiyle saygıyla analım, ama bunun yanında barış için vicdanla demokrasi için de bilinçle analım, anlayalım.

Melih Bağcı
21.01.2016

FETVASon zamanlarda fetva üzerine fetva yayımlıyor diyanet. Nişanlımızın elini tutmamız haram mı?Alevi ile evlenmek hara...
16/01/2016

FETVA

Son zamanlarda fetva üzerine fetva yayımlıyor diyanet.

Nişanlımızın elini tutmamız haram mı?

Alevi ile evlenmek haram mı?

Kızımızın saçını okşamamız, O’ nu öpmemiz helal mi? Falan, filan…

En sonuncusunu diyanet bir şekilde reddetti belki ama red ya da kabul etmesi de çok önemli değil.

Benim değinmek istediğim mesele yukarıda birkaç örneğini verdiğim fetva meselesi değil. Zaten gerçek manada bakıldığında yukarıdaki zırvalar da fetva falan değil.

Mesele şu; Türkiye’ nin bütün dertleri bitti de bu meseleler mi kaldı konuşulacak.

Daha dün Sultanahmet Meydanı kana bulandı. Ankara, Suruç, Reyhanlı ne kadar da önemsizmiş meğer.

Bir avuç sapığın toplanıp kirli zihinlerini bu topluma bulaştırmaya çalışmasına ne kadar kolay izin veriyoruz ve onların saçmalıklarını konuşuyoruz.

Başbakanı, Diyanet İşleri Başkanı’ nı görevden almaya çağırıyoruz. Alsın, ne olacak? Daha az sapığını mı görevlendirecek.

Memleketin bir bölgesinde savaş var ve biz neyi konuşuyoruz.

Sur’ da babasını kaybetmiş bir kız çocuğu ya da Cizre’ de kızı ölmüş bir baba kimin şehvetinin kurbanı. Onlara ölüm helal mi, haram mı? Bunun fetvasını versin diyanet.

Barış dedikleri için terörist ilan edilen akademisyenlerin şehvetinin kurbanı mı şehit olan uzman çavuşlar. Elbette bütün şehitlerimiz, her ölüm bize acı veriyor ama uzman çavuşlar diyorum özellikle, çünkü onların fıtratında var ölmek. Ya bir kardeş savaşında ya da bir maden ocağında ölebilme ihtimaliyle yaşadılar hep. Onlar için Diyarbakır’ ın ortasında ölmek mi daha helal, yoksa yoksul bir Anadolu Köyü’ nde aç biilaç yaşamak mı daha haram.

Çok acıkınca elini tutamadığı nişanlısını yiyebilir mi? Bunu konuşalım biz, On kişilik botla Kırk kişilik umut yolculuğuna çıkanlar boğulurken denizin ortasında sessiz sessiz.

Kanla duş almak isteyenler var! O halde, soralım diyanete;

—Kanla abdest de alınır mı?

—Mayınların üzerinde cenaze namazı kılınır mı?

—Beyaz bayrakla cenaze taşınır mı?

—Şehit olan asker ya da polis çocuğuna, babasının cenazesinde üniforma ile selam verdirilir mi?

—Ağlanır mı yitirilen evladın ardından? Diyanet bu soruları cevaplasın da fetvayı buna göre versin.

Nasıl bir haram bulaştı bu ülkeye de, bu hale geldi güzelim memleket? Bunun fetvasını versin diyanet.

Melih Bağcı
14.01.2016

SAĞA NASIL KAYILIR?CHP kurultaya gidiyor. Liderlik konusu neredeyse hiç tartışılmıyor gibi. Önümüzde ki sürecin, Kemal K...
06/01/2016

SAĞA NASIL KAYILIR?

CHP kurultaya gidiyor. Liderlik konusu neredeyse hiç tartışılmıyor gibi. Önümüzde ki sürecin, Kemal Kılıçdaroğlu’ nun genel başkanlığında devam edeceğini şimdiden söyleyebiliriz.

Liderlik meselesi tartışılmıyor belki, ama CHP içinde birçok konu da şiddetle tartışılıyor. “Sağa kayma” meselesi de bunların en başında geliyor.

“CHP, Sağa kaydı mı ya da kayıyor mu?” sorusunu sorduğumuzda, cevap; evet ya da hayır diyebileceğimiz kadar basit değil. Elbette bu sorunun bir cevabı var. Ancak bu cevap derinlemesine bir değerlendirme gerektiriyor.

Kişisel olarak, CHP içinde sıkça sorulan bu soruya karşın, “CHP sağa kaydı” diyemem ama yavaş yavaş kayıyor demem için de birçok gerekçe var.

Bu gerekçelerin en başında, CHP’ nin özellikle son 10 yılda Türkiye Siyaseti’ nin ihtiyaç duyduğu halde oluşturamadığı güçlü sol bir yapının eksikliğini öngörememiş olması, öngörenleri de pasifize etmesi geliyor. Bu öngörüsüzlüğün nedeni ise, AKP İktidarı ile birlikte, kendi içinde şekillendirdiği, AKP öncesi Türkiye’ yi savunma refleksi gösteren ve bugün toplumda pek de karşılığı olmayan değerleri sol olarak algılaması ve algılatmaya çalışmasıdır. Geçmişe öykünen ajite söylemler üzerinden aynı insanlarla aynı politik duruşu sergileyerek büyümeyi hedeflemek yanlış bir pratiktir. Bu pratiğin sonucu da, kendisi dışında, sol adına bir harekette bulunanlarla arasına mesafe koyarak, Türkiye’ nin en önemli sorunlarınla da - ki önemlisi Kürt Sorunudur.- arasına mesafe koymasıdır. CHP, bu yaklaşımıyla, meselelerin çözümünden uzak durarak; güçlü, dayatmacı, sağ bir iktidarın karşısında zaman zaman solsuz ya da her sıkıştığında etnik milliyetçiliğe yahut piyasacı siyasete sırtını yaslayan cılız bir sol muhatap bırakmıştır. CHP’ nin bu tutumunun sınıfsal bir taban bulması mümkün değildi ve geldiğimiz nokta da bulamamıştır. % 25-26 bandında sıkışıp kalmasının temel nedeni budur ve değişememek, dönüşememek sağa kayıyor olmanın en büyük emaresidir.

Bir diğer önemli gerekçe de, yukarıda yaptığımız değerlendirmeler sonucu ortaya çıkan örgütlenme zaafıdır. Bu zaaf CHP içinde, partiyi bir alternatif yapmaya taşıyacak tüm dinamiklerin önünde engel olmuştur. İktidara karşı yeterince politika üretememek ve yenilenememek, örgütte aktif rol alanların tüm siyasal enerjilerini partinin içinde var olabilme mücadelesine aktardığı bir anlayışı ortaya çıkardı. Bu anlayış da elbette partinin örgütlenme vizyonunu daraltarak, hemşehricilik, bölgecilik, dar kadroculuk, mezhepçilik gibi son derece feodal ve gerici unsurları parti içinde egemen kıldı. Bu nedenledir ki, üyelerin ve delegelerin üzerinde oluşturduğu vesayetle baronlaşan belediye başkanları, milletvekilleri türedi. Kısaca örgütün emrinde olması gerekenler, örgütün emekçilerini mültecileştirerek yaratıkları taşeron militanlarla kendi emirlerine amade bir örgüt oluşturdular. Bu da sağa kayıyor olmanın önemli emarelerinden bir diğeri.

CHP yavaş yavaş sağa kayıyor dememi gerektiren gerekçeler için birkaç örneklendirme daha yapabiliriz fakat çok da uzatmadan asıl sıkıntılı durumu değerlendirmeliyiz. Bu sıkıntılı durum da şu; CHP, bu sağa kayma konusunu nasıl ve hangi zeminde tartışıyor?

Partinin içinde bu teşhisi koyup, bunu konuşan hemen herkes, öncelikle partide görev alan kişiler üzerinden bir eleştiri getiriyor ve partiye katılan bazı kişilere bağlı bir eksen kaymasından bahsediyor. Bu durum da yukarıda yaptığımız analizleri yorumlamamızı ve partiyi gerçek manada sağa kaydıranları görmemizi engelliyor. Biraz açmak gerekirse bu noktada bir eleştiri yapmak isteyenler, hemen Mehmet Bekaroğlu, İlhan Kesici gibi geçmişte farklı partilerde siyaset yapanların CHP içinde yer almasını eleştiriyorlar. Ancak kişiler üzerinden getirilecek eleştirilerin de verimliliği tartışılır. Bu eleştirilerin, mutlaka haklılık payı vardır ve partide, parti için verilen emek önemli bir referansa olmalıdır. Ancak bu sağa kaymaya getirilecek bir eleştiri değildir ve asıl sorunu görmemizi perdeleyen yapay bir durumdur. CHP, nasıl ki Ali Haydar Hakverdi ve Hilmi Yarayıcı’ nın mecliste yemin ederken sol yumruklarını havaya kaldırmalarıyla daha da sola kaymadıysa, Bekaroğlu ve İlhan Kesici gibi siyasilerin katılmasıyla da sağa kaymaz. SAĞ ya da SAĞCILIK, bir birey değil, siyasal bir tutumdur.

Sonuç olarak bir siyasi yapının ekseninin kayması, kişilerin o yapıya katılmasıyla değil, söz konusu yapının siyasal davranışlarının bozulmasıyla oluşur. Eğer bu davranış bozuklukları başlarsa, o parti; politik öngörüden yoksun, ilkesiz, kendine dönük hesaplar için siyaset yapan ve örgüt üzerinde baskı kurarak baronlaşan siyasetçilerin at koşturduğu bir zemine dönüşür ve asıl sağa kayma budur.

DİPNOT: Bu noktada, eleştirilerde en çok öne çıkan isim olması sebebi ile Mehmet Bekaroğlu’ na küçük bir parantez açmak istiyorum. Bugün CHP’ de siyaset yapan hemen herkesin basın özgürlüğüne vurgu yaparken adını gururla andığı Can Dündar var biliyorsunuz. Ve yine hemen her CHP’ linin şarkılarını severek dinlediği, söylediği Zülfü Livaneli’ yi de biliyorsunuz. Bugün, hangi CHP’ liye, Anadolu’ nun en büyük roman yazarı kim diye sorsak, öyle sanıyorum %99’ u Yaşar Kemal der. Bu isimleri neden yazıyorum diye soruyorsunuz. Bu isimler; 19 Aralık 2000’ de gerçekleştirilen, 32 kişinin hayatını kaybettiği ve ironik bir şekilde adına “Hayata Dönüş Operasyonu” denilen süreçte cezaevlerindeki politik tutsaklarla devlet arasında arabuluculuk yapan en önemli isimler. O günlerde bu ismlerin yanında cezaevlerinin koridorlarında yürüyen bir isim de Mehmet Bekaroğlu idi ve genç insanlar ölmesin diye yürüyordu. Ağzını doldurarak Can Dündar fetişizmi yapan, ama bir taraftan da sert Bekaroğlu eleştirisi getirenlere bunu hatırlatmakda yarar var.

Melih Bağcı
05.01.2016

2015 BİTİYORHer yeni yıl yeni umutların, güzel günlerin düşleriyle başlıyor. 2015 de böyle başlamıştı.  Ancak biterken a...
31/12/2015

2015 BİTİYOR

Her yeni yıl yeni umutların, güzel günlerin düşleriyle başlıyor. 2015 de böyle başlamıştı. Ancak biterken ardında savaş bırakıyor.

2015 biterken ardında;

Yakılmış, yıkılmış kentler, bilinmeze göçler bırakıyor.

Şehit olan oğlunun cansız bedenini beklerken, başına yıkılacak evin kapısına bayrak asan, analar babalar bırakıyor.

O, analar babalar evlatlarını toprağa bırakıyor.

Sokak ortasında, okul bahçesinde ya da annesinin karnında ölmüş Kürt çocuklar bırakıyor.

Cansız bedeni kıyıya vurmuş mülteci çocuklar, Ege Denizi’ nde insan eti yiyen balıklar bırakıyor.

Hep fenalıklar mı bırakıyor diyeceksiniz? Biliyorum. Ama ne diyelim, Galatasaray şampiyon oldu, Hamza Hoca sezonu 3 kupa ile kapadı mı diyelim?

Zaten, yılbaşı kutlamak haramdır mı diyelim?

Bu meseleyi bir de dolgun maaşlı ulema takımına soralım mı diyelim?

2015 bitiyor memleket kan kokuyor. Türkiye maçı kaybediyor.

Ne diyelim, önümüzde ki maçlara bakacağız. Umut edelim 2016 güzel bir yıl olsun.

Yeni yılınız kutlu olsun.

Melih Bağcı 30.12.2015

İKİ RESİM ARASINDAKİ 7 FARK YA DA BENZERLİKBilirsiniz, gazetelerin bulmaca eklerinde, çocuk dergilerinde iki resmin aras...
26/12/2015

İKİ RESİM ARASINDAKİ 7 FARK YA DA BENZERLİK

Bilirsiniz, gazetelerin bulmaca eklerinde, çocuk dergilerinde iki resmin arasındaki küçük farklılıkları bulmamızı isteyen oyunlar-bilmeceler olur ve oradan hareketle resimler (olaylar) arasındaki farklılıkları ya da benzerlikleri bularak bir analiz yapabiliriz diye düşündüm.

Geçtiğimiz hafta, polis tarafından vurularak öldürülen Dilek Doğan’ın evinin basıldığı ve vurulduğu anlara ait görüntüleri izledik. Görüntüler üzücü. Ancak bunun üzerine ajite bir yazı yazmanın derdinde değilim.

Görüntüleri izlerken aklıma çok uzun yıllar önce gerçekleşen, Bahçelievler Katliamı’ nda Yedi TİP’ li öğrencinin bir evde katledilmesi geldi. İki resim arasında gözle görülür çok az fark, fakat kavramlar üzerinden neden-sonuç ilişkisi içinde incelediğimizde onlarca benzerlik var.

Öncelikle farklılıklara bakacak olursak, iki olay arasında geçen zaman 37 yıl ve olayların geçtiği yerler birbirinden ayrı.

Benzerlikler ise bugünü anlamamız ve yorumlamamız açısından çok önemli. Bu benzerlikleri; tarihsel süreç içinde sistemin kendini koruma adına geliştirdiği milliyetçi refleks bağlamında değerlendirmeliyiz.

12 Eylül öncesinde Sol’ a karşı yürütülen mücadele yasal zeminde MC Hükümetleri’ nin politikaları ile şekillenirken, bu mücadelenin yanı sıra paramiliter (yarı askeri) bir anlayış da devletin örtülü bir şekilde desteklediği kadrolar tarafından şiddetle uygulanıyordu. Bu uygulamalardan biri de Bahçelievler Katliamı idi ve yedi üniversite öğrencisinin bir evde hayatını kaybetmesiyle sonuçlanmıştı. Hatırlayın, o dönemlerde Süleyman Demirel gazetecilere “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz.” Demişti ama bu cümle içinde bir başka anlam daha barındırıyordu. Gazeteciler Demirel’ e böyle bir şey dedirtemezdi ama Demirel gerek görürse böyle bir şey söyleyebilirdi. Zaten sürecin sonunda darbe geldi Demirel’ in söyleyemediğini paşalar bir şekilde dile getirmeden söyledi. Ancak bunu yaparken de, bilerek yanlış hedeflere yönelmişlerdi. Milliyetçi refleksi sokakta şiddete dayalı şekillendiren ve uygulayan kadrolar ödüllendirilirken, komünizm paranoyası ile inandırılmış yığınlar darbe tarafından cezalandırılmıştı.

Belki de, o günün cezaları, bugünün politikalarını belirliyordur. Nietzsche şöyle der; “Ceza insanı eğitmez, sadece evcilleştirir.” Bu söz anlatmıyor mu, Tuğrul Türkeş’ in AKP Hükümeti’ nde vücut bulmasını?

Bugün geldiğimiz noktada; geçmişte yaşanan bu kötü tecrübe AKP tarafından yeniden hortlatıldı ve bu kez devletin kendi kolluk güçleri ile organize ettiği, şiddete dayalı bir milliyetçi reflekse dönüştü. Gezi süreci ile başlayan ama özellikle 7 Haziran sonrasında dozajı çok sertleşen bir hal aldı. Bu halin sonucudur Dilek Doğan’ ın vurulma anında izlediğimiz trajedi.

12 Eylül öncesinde de, bugünde sol üzerinden sistemin hedef haline getirdiği insanlar arasında sınıfsal benzerlikler var. Darbe öncesi dönemde de ifade edilen, bugün AKP’ nin de geliştirdiği söylemlerde toplumda olumsuz bir sol algısı yaratmak adına,e beyaz yakalılar olarak yaftaladığı kişilerin yaşam tarzları üzerinden çarpık bir sol anlayışı hedef gösterilirken, aynı anlayışın uyguladığı şiddet politikalarının bedelini, kendini Sol’ da konumlandıran yoksul mazlum Anadolu Çocukları ödedi.

Sonuç olarak bugün AKP yukarıda yapmaya çalıştığımız analiz doğrultusunda, Milliyetçiliği kendi yorumladığı ve stratejik hedeflerine uygun hale getirdiği şekliyle tekeline almış durumda. Bu kavram üzerinden kendi dışında hiçbir yapının siyaset yapmasına izin vermiyor. Bu durum da, toplumda bir zihin bulanıklığı yarattı.

Bu yüzden polisin öldürdüğü herkesi terörist olarak görüyoruz.

Bu yüzden ülkenin bir tarafı yanarken diğer tarafında yaşayanlar olarak manasız bir şekilde susuyoruz.

Bu yüzden Sur’u, Cizre’ yi, Silopi’yi, Nusaybin’ i görmüyoruz, duymuyoruz.

Melih Bağcı
25.12.2015

Address

Mithatpaşa Mh. Altıeylül Caddesi No:6
Gömeç
10715

Telephone

+905325954529

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when ACANS MEDYA posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Business

Send a message to ACANS MEDYA:

Share